Top
Mehmet Açar

Mehmet Açar

macar@htgazete.com.tr

18/10/2020

Bize zekâdan fazlası gerek

1926 doğumlu David Attenborough, BBC için hazırladığı ödüllü belgesellerle tanınan, İngilizlerin ‘ulusal hazine’ olarak nitelediği bir doğa tarihçisi… 8 Oscarlı ‘Gandi’ (1982) ile tanınan yönetmen, yapımcı ve aktör Richard Attenborough’nun kardeşi olduğunu da hatırlatalım.

‘David Attenborough: Gezegenimizden Bir Yaşam’ (David Attenborough: A Life On Our Planet), pandemi olmasaydı 16 Nisan’da sinema salonlarında gösterime girecekti. David Attenborough, belgeseli gezegenimizin geleceği ve kendisi için bir tür ‘kişisel tanıklık ifadesi’ olarak niteliyor.

Pandemi döneminde karamsar belgesellerden uzak duran çok kişi olduğunu bildiğim için en baştan söylemekte yarar görüyorum. Küresel ısınma üzerine çekilmiş moral bozucu ve iç karartıcı bir belgesel beklemiyor sizi… Hiç kuşkusuz, küresel ısınmanın beraberinde getireceği olası tehlikelerden söz ediliyor. Yeryüzü’nün geçmişinden örnekler verilerek, önlem alınmazsa neler yaşanabileceği ima ediliyor ama son tahlilde geleceğe umutla bakan, pozitif yaklaşıma sahip bir belgesel bekliyor sizi.

David Attenborough

Her şey bir yana, görsel açıdan iç açıcı, ferahlatıcı ve aydınlık bir film ‘David Attenborough: Gezegenimizden Bir Yaşam’… Dijital teknolojinin desteğiyle renkler öylesine canlı ve güzel kullanılıyor ki Yeryüzü filmde bir tür cennet gibi tasvir ediliyor… Alastair Fothergill, Jonathan Hughes ve Keith Scholey tarafından yönetilen belgesel, peş peşe gelen birbirinden güzel doğa görüntüleriyle nerdeyse bir kendini iyi hisset filmine dönüşüyor.

Attenborough, yağmur ormanlarının, okyanuslardaki canlı yaşamın ve türlerin çeşitliliğinin, gezegenimizdeki hayat için neden vazgeçilmez olduğunu çok güzel özetliyor. Böylelikle, uzaydan ‘mavi bilye’ gibi görünen Yeryüzü’nde her şeyin ilmek ilmek birbirine bağlı olduğunu hissediyor ve anlıyoruz. Sonuçta, doğayı kutsayan bir belgesel bu… Aynı zamanda David Attenborough’nun doğa sevgisi de içimizi ısıtıyor.

David Attenborough, çocukluğuna, gençliğine ve 1950’lere, BBC’deki ilk yıllarına kadar uzanarak işin içine kendi hikâyesini de katıyor. Doğaya ve vahşi yaşama duyduğu sevgiyi paylaşıyor; vahşi hayat alanlarının yok oluşuyla küresel ısınma arasındaki bağı sayılarla ortaya koyuyor. Belgeselin hepimize umut aşılayan son bölümünde ise küresel ısınmanın çok da zor olmayan önlemlerle nasıl durdurulabileceğini özetliyor. Bu arada, dünyanın farklı ülkelerinden verdiği örneklerin gerçekten umut verici olduğunu belirtelim…

Karamsarlığa hiç yer vermiyor ama önlem alınmaz ve her şey eskisi gibi sürerse, insanlığı toplu bir yok oluşun beklediğini ima etmekten de kaçınmıyor. ‘Mesele gezegenimizi kurtarmaktan ziyade kendimizi kurtarmakla ilgili’ diyor Attenborough... Çünkü doğa her zamanki gibi bir yolunu bulup varlığını sürdürecek. Canlılar dünyası ayakta kalacak ama o dünyada olup olmayacağımıza biz karar vereceğiz.

Çernobil’deki eski binaların içinde dolaşan görüntülerle açılan film, yine Çernobil’de bitiyor. Çernobil, filmin metaforu gibi… Sonuçta, ya aynı hataları sürdüreceğiz ya da yolumuza dersimizi alarak devam edeceğiz. Attenborough, Çernobil’i ‘kötü planlama ve insan hatası’ olarak özetliyor. Küresel ısınma da özünde çok farklı değil.

Kurtuluşumuzun ‘doğaya karşı değil, doğayla birlikte çalışmayı öğrenmek’te olduğunu vurgulayan Attenborough’nun gerçekten zihin açıcı saptamaları var. İnsanlığın gezegende varlığını devam ettirebilmesi için zekâdan ziyade bilgeliğe ihtiyaç duyduğumuzu söylemesi belgeselin belki en etkili tespiti… 94 yaşındaki Attenborough ve hazırladığı bu belgesel de gereksinim duyduğumuz bu bilgeliğin en iyi örneklerinden biri…

Belki sinema estetiği açısından olağanüstü bir film değil. Ama zihin açıcı ve moral veren bir yanı var. Netflix’te seyredebilirsiniz.

7/10

Yazıyı Paylaş

Google +

Whatsapp

Yazarın Diğer Yazıları