Top
26/07/2020

Tarihin lanetinden kaçılmaz!..

Ayasofya Camisi'ndeki cuma namazında, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş'ın isim vermeden Atatürk'e hakaretler yağdırdığı hutbeyi dinlerken, hafızama ve kalbime bir daha hiç çıkmamak üzere yerleşen o unutulmaz satırları, gözlerim yaşararak hatırladım:

★★★

“Bütün günümüz adeta merak sancısı içinde geçti. Yalnız yemekten değil, düşünmekten de kesilmiştik. Zırhlıları, tümenleri ve alayları ile Birinci Dünya Harbi düşmanlarının zaferi, hâlâ İstanbul'un surlarında ve sokaklarında idi. Bir tek umut, bir avuç askerde ve Mustafa Kemal denen isimde idi. Kapkara perdenin arkasında yalnız onların yaklaşıp uzaklaşan hayaletlerini sezinliyorduk.

Nihayet Rumca gazetelerde ilk rivayetler çıktı. Biz, taarruza geçmiştik ve başımızı Yunan ordusunun çelik kayasına boş yere çarpıp duruyorduk.

Türk Ordusu'nun bir taarruz savaşına giremeyeceği fikri, bizim kuşağımız için değişmez gerçeklerden biri idi. Ordumuzun kahramanlığına bel bağlardık, fakat onun ancak dayanma mucizeleri verebileceğini sanırdık. Onun son destanları 1877 Harbi'nde Plevne, 1912 Harbi'nde Edirne, sonra da Çanakkale idi. Rumca gazetelerin haberi ile merakımız biraz azalsa bile, kaygımız ateş gibi yanıyordu

★★★

Zaman geçtikçe umutsuzluğumuz arttı. Havadis duyurmakta Beyoğlu gazeteleri ile yarış eden ve üst üste kasabalar alındığı rivayetlerini uyduran bir Türkçe sürüm gazetesine kızıyorduk.

– Taarruz çökmüş olsa, bir tebliğ verirlerdi. Durduk mu, geriledik mi? Ah, hiç olmazsa bir iki kasaba alsak da öyle dursak…

Bir iki kasaba alıp durmayı nimet saymaya başlamıştık. Az da olsa bir başarıyı, halk güvenini artırma yolunda kullanmak kolaydır. Bu, bir edebiyat işidir. Fakat ya hiçbir şey yapamadıksa, ya geriledikse?

Mustafa Kemal'e kızanlar ağızlarını açmışlardı bile…

★★★

Akşamüstü gene beynimizin içinde aynı burgu, kalbimizin içinde aynı ağrı Büyükada'ya gidiyordum. Aydınlık, ferah bir ağustos akşamı… Köpüklü, uyanık, neşeli bir deniz. Güverte tıka basa dolu… Türkçe konuşmayanlarda, birbirinin sözünü kapan bir sevinç var. Sadece bu sevinç bizi yıkmaya yeterdi. “Ne olmuştu?” diye sormaktan korkuyorduk.

Fakat içimizdeki sorunun, kimseden aramaya cesaret edemediğimiz cevabı kendiliğinden yayılıverdi:

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, bütün karargahı ile beraber esir olmuş!..

Keder insanları öldürmez derlerse, bu söze inanınız. Kalp denen şeyin ne dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu ben, o akşamüstü Büyükada vapurunun güvertesinde öğrendim.

Türkleri Büyükada Yat Kulübü'nden kovmuşlardı. Yalnız bir iki sırnaşık, yolunu bularak içlerine sokulabilmişlerdi. Bunlar o akşam cezalarını çekmişlerdi. Çünkü kulüpte, Mustafa Kemal'in esir olması şerefine kulübün bütün şampanyaları patlıyor ve Türkler de dağıtılan kadehleri içmeye zorlanıyorlardı. Ada sokakları çoluk çocuğun çığlıkları ile geçilmez bir hale gelmişti.

Ölümü bir uyku, rahat bir uyku gibi arayarak sabahı ettik. İlk vapurun en görünmez köşesine sığınarak, iki büklüm köprüye indik.

★★★

Bütün Türkleri yas içinde bulacağımı sanıyordum. Meğer bütün karargahı ile Başkomutan Mustafa Kemal değil, Yunan Başkomutanı Trikupis esir olmuş…

Size, kalbin ne kadar dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu yukarıda söylemeseydim, burada söylerdim. Bir çocuk gibi sıçramaya başladım. Habere, havadise, telgrafa koşuyorum. Hani dün kızdığımız o sürüm gazetesi yok mu, meğer resmi tebliğlerin kilometrelerce gerisinde imiş. Yunan ordusunu yok etmişiz ve İzmir'e iniyormuşuz.

Ben, ömrümde hiçbir edebiyat eserinde, ordulara ilk hedeflerinin Akdeniz olduğunu bildiren günlük emri okurken duyduğum zevki duymadım. Bu, bütün heyecanların üstünde bir heyecan veren, bütün şiirlerin üstünde bir şiirdi. Ne olmuştuk, biliyor musunuz? Kurtulmuştuk.

Ah Mustafa Kemal, Mustafa Kemal… Sana ölünceye kadar o günün sevincini ödeyebilmekten başka bir şey düşünmeyeceğim.

Konuşmak için dilim, yazmak için kalemim tutuldu. İkdam'daki Yakup Kadri'yi aradım, İlk vapurla İzmir'e gitmeyi teklif ettim.

★★★

Akşam'ın ilk sayfası için koskoca bir klişe hazırlamıştık:

‘Elhamdülillah, İzmir'e kavuştuk!' Kapıları açmanın imkanı mı var? Gazeteyi pencereden akıtıyorduk. Alan yüzüne gözüne sürüyordu.

…Doğrusu daha fazla Dolmabahçe'ye gidip Vahdettin'i görmek istiyordum. İçimdeki tek zulüm hevesi bu idi.

Vahdettin'i göremedim. Fakat sonradan ilk Meclis'ten kalma bir dostum, Muhiddin Baha, bana bir Ankara hikayesi anlattı. Onlar da sevinçten ne yapacaklarını bilmiyorlarmış. Meclis'te bir aralık ellerini yıkamaya gitmiş. Asık suratlı bir milletvekili görmüş. Mustafa Kemal'in muhaliflerinden biri:

– ‘Yahu nedir bu halin' diye sormuş. Öteki dudaklarını ısırarak:

– ‘Ne var sanki? Nasıl olsa İzmir'i bize vereceklerdi.

Nesini büyütüp duruyorsunuz' diyerek çıkışmış!

Sonra da:

– ‘Yunanlılardan kurtulduk. Bakalım Mustafa Kemal'den nasıl kurtulacağız' demiş!

Evet muhalifleri ve rakipleri sapsarı idiler. Ah! Bir kurşun, son Yunan kurşunu Mustafa Kemal'in göğsüne saplanamaz mıydı?

Doğu böyledir, dostlarım, Doğu'da kin, kolayca hiyanete kadar götürür. O gün sapsarı kesilenler veya onların kinini güdenler, şimdi bile o günün hatırasını söndürmeye uğraşmakta değil midirler? Doğu kini, vicdanları saran bu kanser… Kanserlerin en habis soyu!..

★★★

Oysa nemiz varsa, bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı'nın, vicdanımızı ve kafamızı Doğu'nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi'ne borçluyuz…”

★★★

Evet, Ali Erbaş'ı dinlerken büyük yurtsever Falih Rıfkı'nın bu destansı tarih notlarını ve eşsiz zaferin kazanılmış olmasına karşın hâlâ içlerinden “Ah! Bir kurşun, son bir Yunan kurşunu Mustafa Kemal'in göğsüne saplanamaz mıydı” diye geçirenleri hatırladım.

Aldığı hür nefesi bile bu zafere borçlu olan Ali Erbaş'ı daha fazla dinlemeyip, emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz'un şu çok anlamlı deyişiyle baş başa bıraktım:

“Atatürk'e lanet okuyan, tarihin en büyük lanetine maruz kalır!..”

Yazıyı Paylaş

Google +

Whatsapp

Yazarın Diğer Yazıları